Türbanlı Baldızım Esra, siyah türbanının altında o masum bakışlarıyla hepimizi kandırırdı aslında. Evde herkes uyurken mutfakta yakaladım onu yine; o kalın kalçaları dar pijamayı zor zaptediyordu, koca götü her adımda sallanıyordu. Göz göze geldik, gülümsedi, bir şey demeden yanıma yaklaştı. Diz çöktü, türbanı hafif kayarken fermuarımı indirdi. Ağzına aldı, yavaş yavaş, ıslak ve sıcak… Gözlerimin içine bakarak emiyordu, diliyle başını yalıyor, boğazına kadar sokuyordu. Türbanlı başı ileri geri gidip gelirken bir elimde saçını tutuyordum, diğer elimle o iri kalçalarını avuçluyordum. “Sessiz ol, ablan uyanmasın” diye fısıldadım, o ise sadece daha derin aldı.
Bir süre sonra dayanamadım, kucakladım, mutfak tezgahının kenarına oturttum beni. Pijamasını sıyırdım, o koca götü ortaya çıkınca içim bir hoş oldu. Türbanı hâlâ başındayken kucağıma oturdu, yavaş yavaş kendini bırakarak zıplamaya başladı. İri kalçaları her inişte şapır şupur sesler çıkarıyor, memeleri türbanın altından taşacak gibi sallanıyordu. Ben de kalçalarını sıkıca kavrayıp tempo tutturuyordum. Tam en derinlere girip çıkarken kapı hafif gıcırdadı… Eşi, yani ablası uykulu gözlerle “Ne yapıyorsunuz orada?” diye seslendi. İkimiz de donduk kaldık. Esra hızlıca kucağımdan kalktı, pijamasını çekti, ben de pantolonumu toparladım. “Su içiyordum, sen de mi uyanmışsın?” diye geçiştirdik. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi, o ise türbanını düzeltip gülümseyerek ablasına sarıldı. O gece kıl payı kurtulduk, ama ikimizin de aklı hâlâ o mutfakta kaldı.
Bir yanıt yazın